Okudukça samimiyeti ve açıklığıyla insanları etkileyen Sade Günce'nin, toz pembe hayallerden, duvarlardan, dolaylı laflardan ve maskelerden sıyrılmış halidir. Sade'nin gerçekten demek istedikleri, gerçekte yaptıkları çok yakında burada...
14.12.2010
Chatroullette
Eveeeeet! Aylardır Sade'nin Rezillikleri'nin beklediği bomba haber sonunda elimize geçti... Evet efendim, biliyorum Sade'nin neden banlandığını... Ve aslında çok tahmin edilebilirmiş... Ne var ki ben chatroullette denen şeyin ne olduğunu bilmediğimden mütevellit tahmin yürütememişim... Neyse neden mi Sadeceğiz kovulmuş? Söylemeyeceğim ki... Ama biliyorum yani... Bana söyledi... Çok komik nasıl da söyleyesim var... Amaaaan yakında gazete manşetlerinden okursunuz ne de olsa... Ben susayım...
Sap ne ya? Sade işte...
Çalışan (fakat bu aralar tek işe düşen), işini seven (devam ettiği işi seven), İzmirli (evet), solak (o da doğru), kedi delisi (psikopatı), boğa burcu (marifetmiş gibi yazmış bir de!), geç yatan (hep yatan ama geç uyuyan), geç kalkan (al bir marifet daha), erken kalkmaktan nefret eden (biz bayılıyoruz), yüzmeyi seven (seven ama yüzmeyen), her gün duş alan (bazen günde 3 kere), ritüelleri olan (yes), temizlik ve düzen seven (ama düzenle saatlerce uğraşınca temizliğe vakit ve enerji bulamayan), obsesif (estağfurullah), sevişen (püüüüüü), seven (ooff), kaçan (kimden?), tek taraflı seven (tek taraflı sevilen?), İstanbul'da yaşayan (tamam), Kadıköylü (eskiden Moda derdi), eğlenen (söz mü?), eğlendiren (evet eğlendiriliyorum), güzel gülen (kahkahası güzel), yüksek sesle konuşan (efendim?), küsen (bak bunu görmedim işte!), nemrutluk yapan (nepnemrut), öfkelenen (kendi kendine), nefret eden (bir sürü şeyden/kişiden), üzülen (normali bu), insülin direnci olan (glukofajjjj), araba kullanamayan (denemedi kiiii, denemedi kiii), motorsiklet seven (uzaktan), dövmeleri olan (1+1+13 tane), piercing takan (iltihaplanır bunun piercingi), saçını boyayan (başarılı), arkadaş (yes), dost (yes), dinleyen (yes), anasının kızı (guguş), Kedi'nin annesi (guguş), şişman (pehh), kırmızı ve siyah seven (artık başka renklere de göz kırpan), kardeşi olmayan (pislik!), dokunan (daha az dokunsa şahane olur), güzel sesli (eğitimsiz), icetea limon seven (o da seni seviyor), chesterfield sigara içen (bir alüminyum doğramacılar bir de Sade içiyor artık zaten), zippo kullanan (her zaman değil!), muz seven (potasyum fazlan var, kendine gel!), yemek seçen (ya bu ifade hafif olmuş... başka bir şey Sade'nin yaptığı... Hmmm seçmek değil, böyle samanlıkta iğne aramak kadar bir elemekten söz ediyorum...), sinemaya gitmeyi ve film izlemeyi seven (tekken de çiftken de), tırnak etlerini yiyen (pis), küfürlü ve açık seçik konuşan (pis 2, benim de hanımefendi ağzımı bozdu), kendini çirkin bulan (ne zaman aşarız bunu da bilmiyorum), kategorize ederek yaşayan (beni kategorize etme), dart oynayan (pardon, pardooon? anlamadım???), Dizimax izleyen (HD), zombi fobisi olan (ilk gerçek zombi atağında arkadaşları uğruna kendini feda edecek. dolayısıyla bu aralar yakın dövüş teknikleri çalışıyor), balık sevmeyen (hamsiye söyleyeceğim), alkolle arası iyi olmayan (vallahi de öyle, billahi de öyle), evini seven (ben de seviyorum), tek başına yaşayan (boşanmış), ailesini seven (onlar da seni be!), kendine bazen güvenen bazen güvenmeyen (bir de dengesini bulaydık), çoğunlukla gülümseyen (yuuuuuh!)..
9.12.2010
Elma dersem çık, armut dersem KAÇ!!!
Sade güncesini pek sever. Pıtı pıtı yazar durur. Bazen bir şey yaşarız "aaa ben bunu yazayım" der, gözünün içi parlar. Bazen bana yeni yazı yazdığını söyler. Bazen söylemez. Bazen "yorum yazsana" der, bazen hiiiç elleşmez. Bazen "okudun mu" diye sorar, bazen ben okuduğumu söylerim. Şimdi böyle zorlantısız, kendiliğinden bir blog iletişimimiz var, tamam mı... Fakat bu kadın bana dün "yeni yazdım, oku tamam mı, oku" diye telefon etti. Yani onun için aramadı da, onu da söyledi. Israrcıydı "iki yazı yazdım, birinin adı elma, öbürününkü armut, oku" E tamam okuyalım. Ben de sandım, birlikteyken "aaa ben bunu yazayım" dediği şeylerden birini yazdı. Anam bir okudum, ne alaka! Yok dokunmak istermiş, yok ilk öpücükmüş, yok heyecanmış, yok hevesmiş... Benimle doğrudan bir alakası olmadığına göre, herhalde "kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" hesabı bana mesaj veriyor... Sanırım Sade'nin bende gözü var... Tamam Sade, öpüş-dokunuşlu, tam öpüşecekken kaçmalı, bakışmalı, kakışmalı ilişki vaat ediyorum sana! Hadi hayırlı olsun!
25.11.2010
Sade'yle Yan Yana
Şimdi Sade solumda meşhur televizyon koltuğunda ve hatta blogunda kullandığı resimdeki gibi ayacıkları birbirinin üzerinde (fakat patikleri yok, çıplak ayak) oturmakta... Kucağında bilgisayarı, Telekinesis'in Nutella çizimlerini anlamaya çalışıyor. Saf! Sen o kadar iddialı yazılar yaz, evinden Nutella'yı eksik etme, çizimlerin ne anlama geldiğini çözeme!! Böyle bir varlık işte bu... Biraz ara vereceğim, zira Nutella dolaptaymış, çizimleri ve ötesini fiziksel aktivite dahilinde göstereyim kendisine diyorum... Çok duygusal bir yazı oldu biliyorum, çok duygusal... Severim duygusallığı... Yaşasın duygusallık, yaşasın duygusal olan... Duygusal... Ohh!.. İzninizle...
9.11.2010
Böyle Olmaz Bu İşler...
Bugün canım çok sıkkın... Ne yazsam Sade'den ya bir yorum ya da cevap hakkı geldi... Oysa benim tek derdim içimi dökmek ve Josephin koltuğumda (ki o bence Kleopatra) uzanıp battaniyeme sarılıp film izlemekti... Pencereden bakıp gözlerimi uzak ufuklara dikmek ve görmediğim yerler, tanımadığım insanlar, yürümediğim sokaklar, yemediğim boklar (!) amaaan yemekler, tatmadığım duygular hakkında hayallenmekti planım.......................................................... Blog yazarı mı yaptın beni beaaa!!!
Oldu mu Sade!!! Ne bu ya, buralarda soruları ben sorarım! Deşifreleri ben yaparım! Yok arkadaşım senin cevap hakkın! Cevap verene kadar biçare ulusumu yanıltmamaya odaklansana! Edepsizlik diz boyu!!! Beni de kıvama getirdin, aylardır tek sözcük yazmadığım yere cümleler kustum... Yeter! MSN'e çevirmeyelim lütfen...
Hihohaa hem yoğunum, hem yazarım... ahahahaha
Oldu mu Sade!!! Ne bu ya, buralarda soruları ben sorarım! Deşifreleri ben yaparım! Yok arkadaşım senin cevap hakkın! Cevap verene kadar biçare ulusumu yanıltmamaya odaklansana! Edepsizlik diz boyu!!! Beni de kıvama getirdin, aylardır tek sözcük yazmadığım yere cümleler kustum... Yeter! MSN'e çevirmeyelim lütfen...
Hihohaa hem yoğunum, hem yazarım... ahahahaha
Derleme - I
Doğru, epeydir yazamadım. Kah yoğundum, kah Sade tarafından silahla tehdit edildim (yüzüme oturmakla tehdit etti, silah belli) ama olsun... İşte burdayım.
Arayı şöyle kapayalım isterim; okuduğum yazılarıda söylemek istediğim şeyleri madde madde , karışık bir düzende, potpuri şeklinde yazıvereyim gitsin...
Bu arada blogspot Kemer'deyken yazdığım; kaydettiğim fakat revize etmeden yayınlamayı düşünmediği bir yazıyı yemiş. Halbuki ne bombalar vardı. Artık hiçbirini hatırlamıyorum... (mu acaba?!)
(Yazılarımız güncelden geçmişe doğru bir kronoloji izlemekte ve 0110011000101 (zirovanvanzirozirovanvanzirozirozirovanziro) tekniği ile sterilize edilmektedir.)
1. 9 Kasım 2010 - Sabah Sabah: "Chakal da geçenlerde görmüştü, arabadan eğilmiş kedi seviyormuş.. Beni aramıştı hemen ruh eşini buldum diye.. Yoksa o mu ruh eşim?"
Arabadan eğilmiş kedi sevmiyordu, arabadan kediyle muhabbet ediyordu. Bildiğin "şşş naber? Az gelsene böyle... Gelsene oğlum" şeklinde. Bayağı da ısrarlıydı (Sade gibi) sanki hayvan bunu sallayıp "haa doğru bir gideyim ya, belki diyecekleri vardır bana. Muhabbet ederiz, memleketten falan konuşuruz" diyecekmiş gibi.
2. 8 Kasım 2010 - Konuşuyorum, Öyleyse Varım: Şimdi bu yazıya ne desem boş! Yazık ki Sade, aslında durmadan konuştuğunun farkında değil... Farkındalığı o kadar düşük ve gel-git akıllı ki; anca bazen yalnız kaldığında konuştuğunu fark edebilmiş. Şimdi bile konuşuyordur eminim... (Efendim Sade? Gerizekalı mı diyorsun? Allah allaaah, çok şaşırdım!) Bazeı zamanlar konuşmasında yavaşlama ve içerik açısından zayıflama olmuyor değil. Biz de arkadaşları olarak "hayırdır sessizsin bugün" diye gaz veriyoruz buna. (Aramızda yaptığımız bir anlaşma, nasılsa Sade realiteden kopuk diye eğleniyoruz kendi aramızda) Yazık, Sade de ciddiye alıyor, başlıyor düşünmeye. "Gerçekten sessiz miyim? N'oldu bana yahu? Neyim var? Yoo, aslında sessiz de değilim ki?" Fakat Sade'nin bilmediği; bunları da sesli düşünüyor olması. Ah yaa, kıyamam, safım benim...
"Mantıklı olması da gerekmiyor üstelik, çoğunlukla saçma sapan konuşmalar yapıyorum kendimle.."
Canım, sadece kendinleyken değil, bizimle konuşurken de aynı kural geçerli anlıyorum ki...
"Kedi gördüm mü dayanamıyorum napiimm.. Hatta bir gün Chakal her gördüğüm kediyle konuşuyorum diye benimle dalga geçtiydi.. Yol üstünde bir cafenin önünde başını masaya dayamış bir adamla konuştu uzaktan uzaktan, benim taklidimi yaparak "ahh kuzuuummm uykun mu var senninnnn, pek de şirinsiiinnn, kellttooşşş".. Ya da öyle birşeyler yaptı işte, şimdi hemen atlar "öyle olmadı o olay" diye.."
Öyle olmadı o olay! Şöyle ki, bu Sade insanı kedilendikten sonra sokakta tanıdığı tanımadığı tüm canlılarla konuşur oldu. Eskiden bakar "ayy ne güzelmiş" demekle yetinirdi. Şimdi bazen kedilerin hikayelerini (anası-babası kim, nerden düştü buralara, hangi rüzgar attı onu buraya, daha önce nerelerdeydi vs) öğrenmeye çalışıyor. O gün de benzer bir şey yaşanmış ve gideceğimiz 3 dakikalık yol, Sade'nin kedi arkadaşlarıyla (ki arkadaşları pek yüz vermez buna) muhabbet sevdası nedeniyle 17 dakikaya uzamışken; "kedi edindin böyle oldun, çocuğun olsa ne yaparsın" konulu, ara sıra aramızda münazaralara varan tartışmaya vardı. "Peki" dedim "ya uzun süreli bir ilişkin olsa? Şöyle köpek gibi aşık olsan?" Tam o esnada, yol kenarında; muhtemelen dükkanının önünde uyuklayan bir adam gördük ve ben Sade'nin canlılara sözel ilgisini modifiye ettim "Ayy canım kıyamam, nasıl da uyumuş orda. Keltoş yaa... Kim yordu seni bu kadar? Oooo canım yaa" şeklinde...
3. 7 Kasım 2010 - Hotline Lover: Şimdi şöyle, arkadaş eve geldiğinden itibaren çocuğun sadece %18'ini, Sade'nin ise sadece sırtını görebildik. Çünkü burun buruna dolaşmaktan ve sarmaş dolaş olmaktan nedense pek keyif aldı Sade. Gittiğimiz yerlerde bir araya geldiğimiz insanlar Sade'ye hal hatır sorup "nasılsın" dediklerinde ise aldıkları tek cevap "baaaak bu Doğukan eheheh" oldu. Niye öyle oldu, dağ gibi hatun nasıl sabun kıvamına döndü ben de bilmiyorum. Ama oldu işte. Acaba sonrasında mı gelişti "mıç mıç" tolerasındaki düşüklük? Olabilir, ihtimal...
4. 4 Kasım 2010 - Kaabbuusssss: Şimdi bu konuyla ilgili fazla konuşmadık aslında. Fakat aklımın ucunda şöyle bir ihtimal var: Sade'nin rüyasında gördüğü kişi Derin değil de, mesela ben gibi, Bitter gibi tanıdık biri. Fakat Sade bunu yazarsa, blogu takip eden bizler acayip yorumlar yapabiliriz. (Hı, oldu mu Sade?)
İşbaşı yapmalıyım, devam daha sonra... :)
Arayı şöyle kapayalım isterim; okuduğum yazılarıda söylemek istediğim şeyleri madde madde , karışık bir düzende, potpuri şeklinde yazıvereyim gitsin...
Bu arada blogspot Kemer'deyken yazdığım; kaydettiğim fakat revize etmeden yayınlamayı düşünmediği bir yazıyı yemiş. Halbuki ne bombalar vardı. Artık hiçbirini hatırlamıyorum... (mu acaba?!)
(Yazılarımız güncelden geçmişe doğru bir kronoloji izlemekte ve 0110011000101 (zirovanvanzirozirovanvanzirozirozirovanziro) tekniği ile sterilize edilmektedir.)
1. 9 Kasım 2010 - Sabah Sabah: "Chakal da geçenlerde görmüştü, arabadan eğilmiş kedi seviyormuş.. Beni aramıştı hemen ruh eşini buldum diye.. Yoksa o mu ruh eşim?"
Arabadan eğilmiş kedi sevmiyordu, arabadan kediyle muhabbet ediyordu. Bildiğin "şşş naber? Az gelsene böyle... Gelsene oğlum" şeklinde. Bayağı da ısrarlıydı (Sade gibi) sanki hayvan bunu sallayıp "haa doğru bir gideyim ya, belki diyecekleri vardır bana. Muhabbet ederiz, memleketten falan konuşuruz" diyecekmiş gibi.
2. 8 Kasım 2010 - Konuşuyorum, Öyleyse Varım: Şimdi bu yazıya ne desem boş! Yazık ki Sade, aslında durmadan konuştuğunun farkında değil... Farkındalığı o kadar düşük ve gel-git akıllı ki; anca bazen yalnız kaldığında konuştuğunu fark edebilmiş. Şimdi bile konuşuyordur eminim... (Efendim Sade? Gerizekalı mı diyorsun? Allah allaaah, çok şaşırdım!) Bazeı zamanlar konuşmasında yavaşlama ve içerik açısından zayıflama olmuyor değil. Biz de arkadaşları olarak "hayırdır sessizsin bugün" diye gaz veriyoruz buna. (Aramızda yaptığımız bir anlaşma, nasılsa Sade realiteden kopuk diye eğleniyoruz kendi aramızda) Yazık, Sade de ciddiye alıyor, başlıyor düşünmeye. "Gerçekten sessiz miyim? N'oldu bana yahu? Neyim var? Yoo, aslında sessiz de değilim ki?" Fakat Sade'nin bilmediği; bunları da sesli düşünüyor olması. Ah yaa, kıyamam, safım benim...
"Mantıklı olması da gerekmiyor üstelik, çoğunlukla saçma sapan konuşmalar yapıyorum kendimle.."
Canım, sadece kendinleyken değil, bizimle konuşurken de aynı kural geçerli anlıyorum ki...
"Kedi gördüm mü dayanamıyorum napiimm.. Hatta bir gün Chakal her gördüğüm kediyle konuşuyorum diye benimle dalga geçtiydi.. Yol üstünde bir cafenin önünde başını masaya dayamış bir adamla konuştu uzaktan uzaktan, benim taklidimi yaparak "ahh kuzuuummm uykun mu var senninnnn, pek de şirinsiiinnn, kellttooşşş".. Ya da öyle birşeyler yaptı işte, şimdi hemen atlar "öyle olmadı o olay" diye.."
Öyle olmadı o olay! Şöyle ki, bu Sade insanı kedilendikten sonra sokakta tanıdığı tanımadığı tüm canlılarla konuşur oldu. Eskiden bakar "ayy ne güzelmiş" demekle yetinirdi. Şimdi bazen kedilerin hikayelerini (anası-babası kim, nerden düştü buralara, hangi rüzgar attı onu buraya, daha önce nerelerdeydi vs) öğrenmeye çalışıyor. O gün de benzer bir şey yaşanmış ve gideceğimiz 3 dakikalık yol, Sade'nin kedi arkadaşlarıyla (ki arkadaşları pek yüz vermez buna) muhabbet sevdası nedeniyle 17 dakikaya uzamışken; "kedi edindin böyle oldun, çocuğun olsa ne yaparsın" konulu, ara sıra aramızda münazaralara varan tartışmaya vardı. "Peki" dedim "ya uzun süreli bir ilişkin olsa? Şöyle köpek gibi aşık olsan?" Tam o esnada, yol kenarında; muhtemelen dükkanının önünde uyuklayan bir adam gördük ve ben Sade'nin canlılara sözel ilgisini modifiye ettim "Ayy canım kıyamam, nasıl da uyumuş orda. Keltoş yaa... Kim yordu seni bu kadar? Oooo canım yaa" şeklinde...
3. 7 Kasım 2010 - Hotline Lover: Şimdi şöyle, arkadaş eve geldiğinden itibaren çocuğun sadece %18'ini, Sade'nin ise sadece sırtını görebildik. Çünkü burun buruna dolaşmaktan ve sarmaş dolaş olmaktan nedense pek keyif aldı Sade. Gittiğimiz yerlerde bir araya geldiğimiz insanlar Sade'ye hal hatır sorup "nasılsın" dediklerinde ise aldıkları tek cevap "baaaak bu Doğukan eheheh" oldu. Niye öyle oldu, dağ gibi hatun nasıl sabun kıvamına döndü ben de bilmiyorum. Ama oldu işte. Acaba sonrasında mı gelişti "mıç mıç" tolerasındaki düşüklük? Olabilir, ihtimal...
4. 4 Kasım 2010 - Kaabbuusssss: Şimdi bu konuyla ilgili fazla konuşmadık aslında. Fakat aklımın ucunda şöyle bir ihtimal var: Sade'nin rüyasında gördüğü kişi Derin değil de, mesela ben gibi, Bitter gibi tanıdık biri. Fakat Sade bunu yazarsa, blogu takip eden bizler acayip yorumlar yapabiliriz. (Hı, oldu mu Sade?)
İşbaşı yapmalıyım, devam daha sonra... :)
Anket Sonuçları
Eylül ayında alternatif blogu açtığımızda ziyaretçilerimize Sade ile ilgili bir soru yöneltmiş ve tepkilerini merak etmiştik. Anketimizin merak konusunu: Sade'nin her yazdığına..." ifadesini tamamlamak üzere belirlemiştik ve katılımcılardan dört seçenekten birini seçmelerini istemiştik.
Ankete katılan değerli 5 (yazıyla seksen üç bin altı yüz kırk iki) kişiye teşekkür eder, yeni anketimize katılımın giderek artması temennisinde bulunuruz.
Saygılarımızla
- çok inanıyorum
- bazen uyduruyor gibi
- sallıyor
- inanıyordum, neyse ki burdan gerçekleri okuyorum
Ankete katılan değerli 5 (yazıyla seksen üç bin altı yüz kırk iki) kişiye teşekkür eder, yeni anketimize katılımın giderek artması temennisinde bulunuruz.
Saygılarımızla
Sade'ye Açık Mektup
Sevgili Sade,
Ne zamandır iş yoğunluğundan durup da blogunda yazdığın binbir türlü noktaya temas edemedim. Sanma ki yazmayacağım. Şu aralar sadece neresinden tutayım diye düşünüyorum. Fakat Sade rezalet açıldığından beri kaleminde hafiften bir titreme, bir tutukluk da hissetmiyor değilim. Sen iyi bilirsin "oransız pekiştirince" (al sana blog konusu) ilk dönemdeki tereddütlerin azaldı, korkun dindi ve ufaktan eski haline dönmeye başladın. Dön tabi, öyle yaz. Uydur, salla, nasılsa Chakal yoğun, vakti yok. Değil mi kuzum? Evet öyle, evet... Tabi ne zaman nereden vuracağımı da tam kestiremiyorsun sanırım. En güzel tarafı da bu zaten. Ben de yazar bulup bu kanadı güçlendirmeye yönelik kulis çalışmaları yapıyorum, bilesin... Bunlar güzel günlerin, tadını çıkar.
Öperim...
Ne zamandır iş yoğunluğundan durup da blogunda yazdığın binbir türlü noktaya temas edemedim. Sanma ki yazmayacağım. Şu aralar sadece neresinden tutayım diye düşünüyorum. Fakat Sade rezalet açıldığından beri kaleminde hafiften bir titreme, bir tutukluk da hissetmiyor değilim. Sen iyi bilirsin "oransız pekiştirince" (al sana blog konusu) ilk dönemdeki tereddütlerin azaldı, korkun dindi ve ufaktan eski haline dönmeye başladın. Dön tabi, öyle yaz. Uydur, salla, nasılsa Chakal yoğun, vakti yok. Değil mi kuzum? Evet öyle, evet... Tabi ne zaman nereden vuracağımı da tam kestiremiyorsun sanırım. En güzel tarafı da bu zaten. Ben de yazar bulup bu kanadı güçlendirmeye yönelik kulis çalışmaları yapıyorum, bilesin... Bunlar güzel günlerin, tadını çıkar.
Öperim...
28.09.2010
Tekne Güncesi ve Sade'nin Söz Sanatları
Bu yazıda ilgiyle takip ettiğimiz Sade'nin kullandığı edebi söz sanatlarını itinayla inceleyeceğiz...
1. Taşlama: Sayın Sade'ye sormak istediklerim var... Öncelikle kimleri taşladı? Mesela "neredeyse mükemmeli yakalamış olmak" kim tarafından önlendi? O 12 kişiden kimi ya da kimleri "neredeyse" haz etti? Hem diyor ki "şapşahane" hem diyor ki "neredeyse mükemmel" Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?
2. Tevazu-i mahcup: Sade'nin yazılarına alternatif olan bu blog'dan sonra, "suya sabuna dokunmadan yazı yazma" tekniği ile yazdığı bilmem fark edildi mi? "Tekne Güncesi" isimli yazıda Sade'nin her zamankinden farklı ve tutucu bir üslup izlediğini görebilirsiniz. Yazar, tekne arkadaşları tarafından da takip edilen blog'unda yazacağı ayrıntılı deneyimlerin yalanlanabilmesi ihtimalini düşünerek tevazu-i mahcup sanatına başvuruyor. Yani "ne kadar üstü yazarsam, o kadar iyi. Buna cevap yazamaz Sade'nin rezillikleri yazarları" diyor. Fakat yanılıyor bittabi.
3. Metn-i çarpık: Deneyimleri gerçek haliyle aktarmak yerine, kafasına göre çarpıtarak yazma sanatı. Örneğin henüz tekneyle limandan çıkış saatimiz belli değilken ve kaptan bize öğle yemeği vermeyeceğini söylediğinde, şehirden ve şehre dair birçok şeyden uzaklaşma fikriyle yanıp tutuşan insanlar olarak, nasıl kıydık da tatil ruhuna Burger'a gittik, sorarım? Niçin Sade bunları yazmıyor. Niçin tatilin özetinin de özetini yazıyor? Bizden mi çekiniyor, takipçilerinden mi sakınıyor. Yoksa, yoksa her yazdığında bir saptırma, kaptırma, çarpıtma, kırptırma mı var?
4. Mübalağa: "Yolumuzun üzerinde Hamsi tatil yapıyordu" ne demek? Nasıl bir yol üzeridir bu? Hamsi'yi denizde yakalasaydı ne yapacaktı? Neden hain planlarını açıklamıyor? Ayrıca nasıl olmuş da bütün hafta teknedekilerin başının etini yemiş? Hiç böbürlenme Hamsi!! Adını ya iki ya da üç kere ağzına almıştı Sade. O kadar mutluydu ki, abazanlık umrunda değildi!
5. Tezat: Çelişkilerin yazarı Sade, telefonunu kapattıysa tatil sürecinde 10'dan nasıl mesaj aldığını belgelerle açıklayabilir mi lütfen? Demiyor ki "kimse beni aramadı, ben de telefon yanımda mı, değil mi unuttum" diye. Demiyor ki "iphone benim için feys demek, internet de olmayınca telefon açık mı, değil mi fark etmedim" Ama ne yapıyor? Telefonu kullanmamış olmayı iradi bir eylem olarak gösteriyor. Bravo Sade bravo!
6. Makas-ül kırpık: Bu yazıda en net gözlemlediğimiz sanattır. Yazsa bir küçük romana dönüşecek anıları, mini mini, konu başlığı gibi yazma sanatı. Kedi'yle ilgili detaylara girmiyorum... Hıh...
7. Şaş-ı kalem: Söylemek istediklerini yanlış ifade etme sanatıdır. Bilinçli ya da bilinçsizce ortaya çıkmış olabilir. Mesela; gece teknenin üzerinde yatmayanlar neden "fire" olarak adlandırılıyor? Bizler kayıp manasında fire miyiz, yoksa "kamara çok sıcak olur" yanlış inanışından dolayı "ateş gibin" manasında İngilizce mi kullanıldı bu sözcük? Merak ediyorum daha kaç kişinin horlamasını kaldırırdı o tekne?
8. Kinayeli manipülatif ümbet-ül tembel humayun: Böyle bir sanat olduğundan ben de şüpheliyim... Tanımlayamasam da şöyle bir şey işte: Kil dolu şişeyi limanla havaalanı arasında bir yere bırakmak, "öyle geçerken salladım işte" hissiyatı uyandırmıyor mu? Halbuki 6 saatini geçirdiğin, yemeklerini yediğin, internetini sömürdüğün mekanın, üzerinde uyuduğun deri kotuklarının dibine bırakmadın mı? Yazmaya mı üşendin tatilini anlamadım ki?
9. Tevriye: Sade bazı yazılarında sık sık bu sanata başvurmaktadır. Amacını gizlemekte, yandan yemiş, sansürlü, dolambaçlı yazılarını bize fısır fısır okutmaktadır. Bu yazı söz konusu olunca; neden gece yüzmelerinden birinde mayo giymeye üşendiğini ve artık allah ne verdiyse suya daldığını anlatmıyor? Neden teknedekilerle ilgili bilgi vermiyor? Neden yaşanmışlıkları, kokolojiyi, teknenin gözbebeği bebeği, ona söylenen şarkıları, dönen muhabbetleri, tersine çevrilmiş masalları, efsanevi fasilis katilini, yüzüne gözüne sürdüğü kille Prodigy klibinde oynamayı hak ettiğini, teknede göbek attığını, oynanan oyunları, geeeeeeel tostostostos ile geeeeeeeeeeeeeel fokfokfokları anlatmıyor? Nedir bu Sade'nin gizledikleri? Böyle günce mi olur?!
p.s. Bence o havlu Marks & Spencer'dan...
1. Taşlama: Sayın Sade'ye sormak istediklerim var... Öncelikle kimleri taşladı? Mesela "neredeyse mükemmeli yakalamış olmak" kim tarafından önlendi? O 12 kişiden kimi ya da kimleri "neredeyse" haz etti? Hem diyor ki "şapşahane" hem diyor ki "neredeyse mükemmel" Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?
2. Tevazu-i mahcup: Sade'nin yazılarına alternatif olan bu blog'dan sonra, "suya sabuna dokunmadan yazı yazma" tekniği ile yazdığı bilmem fark edildi mi? "Tekne Güncesi" isimli yazıda Sade'nin her zamankinden farklı ve tutucu bir üslup izlediğini görebilirsiniz. Yazar, tekne arkadaşları tarafından da takip edilen blog'unda yazacağı ayrıntılı deneyimlerin yalanlanabilmesi ihtimalini düşünerek tevazu-i mahcup sanatına başvuruyor. Yani "ne kadar üstü yazarsam, o kadar iyi. Buna cevap yazamaz Sade'nin rezillikleri yazarları" diyor. Fakat yanılıyor bittabi.
3. Metn-i çarpık: Deneyimleri gerçek haliyle aktarmak yerine, kafasına göre çarpıtarak yazma sanatı. Örneğin henüz tekneyle limandan çıkış saatimiz belli değilken ve kaptan bize öğle yemeği vermeyeceğini söylediğinde, şehirden ve şehre dair birçok şeyden uzaklaşma fikriyle yanıp tutuşan insanlar olarak, nasıl kıydık da tatil ruhuna Burger'a gittik, sorarım? Niçin Sade bunları yazmıyor. Niçin tatilin özetinin de özetini yazıyor? Bizden mi çekiniyor, takipçilerinden mi sakınıyor. Yoksa, yoksa her yazdığında bir saptırma, kaptırma, çarpıtma, kırptırma mı var?
4. Mübalağa: "Yolumuzun üzerinde Hamsi tatil yapıyordu" ne demek? Nasıl bir yol üzeridir bu? Hamsi'yi denizde yakalasaydı ne yapacaktı? Neden hain planlarını açıklamıyor? Ayrıca nasıl olmuş da bütün hafta teknedekilerin başının etini yemiş? Hiç böbürlenme Hamsi!! Adını ya iki ya da üç kere ağzına almıştı Sade. O kadar mutluydu ki, abazanlık umrunda değildi!
5. Tezat: Çelişkilerin yazarı Sade, telefonunu kapattıysa tatil sürecinde 10'dan nasıl mesaj aldığını belgelerle açıklayabilir mi lütfen? Demiyor ki "kimse beni aramadı, ben de telefon yanımda mı, değil mi unuttum" diye. Demiyor ki "iphone benim için feys demek, internet de olmayınca telefon açık mı, değil mi fark etmedim" Ama ne yapıyor? Telefonu kullanmamış olmayı iradi bir eylem olarak gösteriyor. Bravo Sade bravo!
6. Makas-ül kırpık: Bu yazıda en net gözlemlediğimiz sanattır. Yazsa bir küçük romana dönüşecek anıları, mini mini, konu başlığı gibi yazma sanatı. Kedi'yle ilgili detaylara girmiyorum... Hıh...
7. Şaş-ı kalem: Söylemek istediklerini yanlış ifade etme sanatıdır. Bilinçli ya da bilinçsizce ortaya çıkmış olabilir. Mesela; gece teknenin üzerinde yatmayanlar neden "fire" olarak adlandırılıyor? Bizler kayıp manasında fire miyiz, yoksa "kamara çok sıcak olur" yanlış inanışından dolayı "ateş gibin" manasında İngilizce mi kullanıldı bu sözcük? Merak ediyorum daha kaç kişinin horlamasını kaldırırdı o tekne?
8. Kinayeli manipülatif ümbet-ül tembel humayun: Böyle bir sanat olduğundan ben de şüpheliyim... Tanımlayamasam da şöyle bir şey işte: Kil dolu şişeyi limanla havaalanı arasında bir yere bırakmak, "öyle geçerken salladım işte" hissiyatı uyandırmıyor mu? Halbuki 6 saatini geçirdiğin, yemeklerini yediğin, internetini sömürdüğün mekanın, üzerinde uyuduğun deri kotuklarının dibine bırakmadın mı? Yazmaya mı üşendin tatilini anlamadım ki?
9. Tevriye: Sade bazı yazılarında sık sık bu sanata başvurmaktadır. Amacını gizlemekte, yandan yemiş, sansürlü, dolambaçlı yazılarını bize fısır fısır okutmaktadır. Bu yazı söz konusu olunca; neden gece yüzmelerinden birinde mayo giymeye üşendiğini ve artık allah ne verdiyse suya daldığını anlatmıyor? Neden teknedekilerle ilgili bilgi vermiyor? Neden yaşanmışlıkları, kokolojiyi, teknenin gözbebeği bebeği, ona söylenen şarkıları, dönen muhabbetleri, tersine çevrilmiş masalları, efsanevi fasilis katilini, yüzüne gözüne sürdüğü kille Prodigy klibinde oynamayı hak ettiğini, teknede göbek attığını, oynanan oyunları, geeeeeeel tostostostos ile geeeeeeeeeeeeeel fokfokfokları anlatmıyor? Nedir bu Sade'nin gizledikleri? Böyle günce mi olur?!
p.s. Bence o havlu Marks & Spencer'dan...
3.09.2010
Road Trip ve Ötesi...
Öncelikle Sade'nin tutarsız tavırlarından nem kaptığımı belirteyim. Zira daha önce farklı bir rumuzla yazılarında yer verdiği bir kişiye artık Rinçençal diyerek farklı bir insan havası vermiştir kendisi. Şimdi sorsan "ama o rumuzla çok belli oluyordu kim olduğu" diye bıdır bıdır sızlanır... Neyse... Şimdi Road Trip gerçekleri:
- Bread's ve hafif kahvaltı: Bread's mecburiyetten seçildi, zira Pendik iskele civarında en yakın yer orasıydı. Hafif kahvaltı da zaman sınırından dolayı. 10 dakika sonra feribot kalkacaktı. Yoksa öküz gibi yiyoruz vakit olsa.
- Regl farkındalığı da cumartesi günü Foça sahiline denk geliyor aslında. Yani "Amaaan nerden bileceksiniz ki zaten siz! İster dün derim, ister yarın. Hah!"
- Sayın Sade, plaka demişsin, hani 17, hani 22, hani 32?? Hele 81 hiç görmedik bile yolda! Tahmin ediyorum internet yardımı aldın...
- Bakıyorum "cümle alem bizi lezbiyen bir çift olarak kanıksadı" geyiğini de eklemeye utanmışsın. Aşk olsun... Alacağın olsun...
- Susurluk benim için tam bir aydınlanmaydı. Bu blog da bu sayede doğdu. Aylarca Sade için ağladım. Sandım ki Cankuş gerçekten alışverişte buncağızın aklını çeliyor. Meğer ne alakaymış! Bizzat Sade'ymiş alışveriş manyağı... Artık Cankuş'ka çıkarım alışverişe, Sade Hanım dursun evinde...
- Derimod'da da şöyle bir şey yaptı kendileri, rafta sıra sıra ayakkabılar var. Sen tek tek indir bunları, dene, beğenmeyince "eeh" diye ayağından iteleyerek çıkar, orda bırak! Ayakkabıların yerdeki sağ tek leşlerini takip ederek Sade'nin yerini bulmak pek mümkündü.
- "Oysa ikimiz de biliyorduk Çakal'ın haklı olduğunu" Bu cümle "Sade'nin rezilliklerini yazacak bu hatun, suyuna gitmek lazım" cümlesi değil de nedir?
- Ayvalık molasının sebebi yolun uzadıkça uzaması değil, Susurluk'ta verilen 2,5 saatlik ve 250 TL'lık moladır efenim...
- Ben gevrek görmedim! boyoz da görmedim! Orijinal Bardacık da görmedim, sadece ablamın oğlu Bardacık'ı gördüm... Bir insan bu kadar mı sıkar? Sıkar işte, sıkıyor...
- Su Gibi'yi kahvaltıda izlemedik. Zira program öğleden sonra yayınlanıyor. Demek ki öğle yemeğinde izlemişiz. Hatta Sofu da gelmiş de Sade anna-babaya rağmen yazlıktaki ilk sigarasını içmiş balkonda Sofu'yla. Neymiş demek ki? Gerçek yaşamda da sigara içmeyen biri izlenimi vermeye ve kendini iyi göstermeye çalışan biriymiş.
- Cumartesi günümüzün büyük kısmını Karşıyaka'da geçirmedik aslında. 1-2 saat sürmüştür taş çatlasa. Ama algı işte, bireysel farklılıklar :) Vay anasını bee!
- Darılar tencerede kaynıyordu fakat evde darı yediğimi hatırlamıyorum, hep sokaklarda darı aldırttı bana, masrafa soktu. Susurluk yetmedi, Çeşme'de de masrafa soktu!
- "Arkadaş buldum" dediği, "masalardan birinin altında yatan köpeği muç muçlamak suretiyle yanıma kadar çağırdım. Yemek veririm sandı, vermedim de. Sonra açlıktan ayağıma yığıldı. Ben de sevindim beni sevdiği ve benim onu sevdiğimi anladığı için. Dedim ki "Çakal bak ayağımda uyuyor kerata!" anlamına geliyor. "Dünyalar güzeli" dediği de kirloş, muhtemelen bej fakat pislikten gri görünen, yaşlı başlı, yorgun, hissiz bir evsiz.
- "Akşamüstü geldiğinde o güzelim denizi bırakıp...": Ben değildim çünkü gitmemizden 1 saat önce "eve gitcem ben" diye tutturup şezlongda uyuyakalan...
- Mayo geyiği: Çıplak olduğunu söylememiş ama öyleydi...
- Sedir'den sonra yola çıkmadık tabi ki. Önce hala-enişte ziyareti yaptık, yine kaybolduk vs. vs. Ahh Sade ahh!
- Kadın pisuvarına oturmaya çalıştığını da anlatsaymış...
- Fıkra için aradığı tüm insanlar! Uyanın! Bir kişi hariç hepinize yalan söyledi! Sanki ilk sizi aramış gibi davrandı! Yalaaaan!!
- Tamam hadi, bence de şahaneydi :))
Kaydol:
Yorumlar (Atom)